Yunanistan Sıra Sende!

Karabağ ve Suriye tamam. Çanlar Yunanistan için çalıyor.

Türkiye’nin hareketlerini sınırlamak için her daim başvurulan hamleler var. İç ve dış baskılar, doğrudan Türkiye’yi muhatap alamadığında farklı fay hatları sürekli canlı tutuluyor: “azınlıklar”, “x hakları” ve “komşu krizleri” başlıkları her an manşetlerde yer buluyor. Ancak bugün gelinen noktada bu yöntemin artık işlememeye başladığı açıkça görülüyor.

Ana bölüme geçmeden belirteyim. Öncelikle vatanperver, vizyon olarak kendini Osmanlı millet sisteminin bakiyesi olarak görenleri tenzih ediyorum. Türkiye Cumhuriyeti devletine kağıtta ve maneviyatta vatandaş olarak bağlı olanları; dindar, seküler fark etmeksizin, ırk fark etmeksizin bu coğrafyanın iyiliğinin Türkiye’nin iyi olmasından geçtiğini bilenleri ayrı tutuyorum.

Doğu’da Son Durum

İyi ki “Sen tarihçisin, ermeni dilini öğren bilen az, kaynaklara bakarsın” diyen değerli bir büyüğümü dinlememişim. O kadar işin arasında bir de bu dili öğrenmekle uğraşacaktım. Gerek kalmadı, neden? Yıllar boyunca “Ermeni Sorunu” olarak adlandırılan başlık, tarihsel bir yüzleşmeden çok, Türkiye’ye karşı kullanılan uluslararası bir baskı aparatına dönüştürüldü. Bu söylem, Karabağ Savaşı sonrasında sahadaki gerçeklikle çarpışarak etkisini büyük ölçüde yitirdi. Bölgedeki askeri ve siyasi denge netleşti, Ermenistan’ın hareket alanı daraldı ve bu başlık Türkiye açısından fiilen kapanmış bir dosya haline geldi. Bugün hala bazı çevrelerce gündemde tutulmaya çalışılması, meselenin çözülmemiş olmasından değil, alışkanlıkla kullanılan bir araç olmasından kaynaklanıyor.

Benzer bir süreç “bölücü zihniyetli Kürt meselesi” üzerinden işletildi. Bu durum yıllarca iç siyaseti baskılamak ve sınır ötesi müdahaleleri meşruiyetsiz göstermek için kullanıldı. Oysa Türkiye hem içeride hem de sınır hattında bu oyunu bozdu. Terörle mücadele, proxy savaşlara rağmen sahada karşılık buldu; söylem çöktü, etki alanı daraldı.

Neticede bugün bu başlık, “bölücü zihniyetli Kürtlerin” devlet kurma hayalleri kendilerini maşa olarak kullanan ABD/Batı tarafından gelen “artık ortak değiliz” söyleminin de tüy dikmesi ile tuz buz oldu. Bir dönem Birleşik Arap Emirlikleri’nden de yardım alan bu güruh, Türkiye’nin Afrika’da BAE önüne adeta bir duvar gibi çıkmasıyla artık destek alacak yer bulamıyor. Avrupa’da sokak olayları düzenlemeye başladılar, destek gördükleri yerleri de harap ediyorlar. Buralara kadar düşüldü… Batı bile “biz ne beslemişiz” diyecek raddeye geldi.

Batı’da Haller

Şimdi ise benzer bir senaryonun Yunanistan üzerinden sahneye konulduğu görülüyor. Ege’de adaların silahlandırılması, sürekli tırmandırılan hava sahası ihlali söylemleri ve Doğu Akdeniz’de kurulan yapay ittifaklar tesadüf değil. Taze taze Yunanistan; İsrail, Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve çeşitli Batılı aktörlerle yaptığı anlaşmalar üzerinden Türkiye’yi çevreleme denemelerine girişiyor. Ancak burada kritik bir detay var: Bu hamlelerin tamamı Yunanistan’ın kendi kapasitesini aşan, başkalarının stratejilerine eklemlenmiş girişimler.

Atina, büyük güçler tarafından pohpohlanan ve cesaretlendirilen bir aktör rolünde. Masaya sürülen vaatler, verilen diplomatik destek mesajları ve askeri iş birlikleri, Yunanistan’a olduğundan büyük bir manevra alanı varmış hissi veriyor. Fakat sahadaki gerçeklik bu algıyı desteklemiyor. Türkiye, ne agresif bir yayılmacılıkla ne de kontrolsüz bir güç gösterisiyle karşılık veriyor. Aksine, adım adım, hukuki ve askeri dengeyi gözeterek ilerliyor. Bu da Yunanistan’ın yüksek sesli çıkışlarını giderek karşılıksız bırakıyor.

Bu noktada mesele Yunanistan’ın “çok konuşması” değil; konuşarak bir sonuç alabileceğini zannetmesi. Oysa geçmiş örnekler gösteriyor ki Türkiye, kendisine karşı kurulan her yapay kriz başlığını zamana yayarak etkisizleştirme konusunda ciddi bir tecrübeye sahip. Ermeni dosyasında olduğu gibi, bölücü terör başlığında olduğu gibi, Yunanistan üzerinden yürütülen provokasyonlar da aynı kaderle karşı karşıya.

İsrail?

İsrail bir başka yazının konusu…

Alkışların Gerçek Sahibi Şehit Anları Ve Vatandaşlar

Bu süreçte en az konuşulan ama en çok yükü taşıyan taraf ise vatandaş. Ekonomik baskılar, sürekli gündemde tutulan kriz söylemleri ve çevrelenmişlik algısı doğrudan toplumun gündelik hayatına yansıyor. Buna rağmen Türkiye alışıldık bir refleksle sabırlı ve vakur bir duruş sergiliyor. Tepki üretmekten çok izlemeyi, aceleci çıkışlar yerine devletin stratejik hamlelerini beklemeyi tercih ediyor. Bu sessizlik (aslında çok sessiz değil, haklı argümanlarla veryansın eden sesler var) bir kayıtsızlık değil; bilinçli bir dayanma hali.

Özetle

Bugün açıkça görülüyor ki Türkiye’ye karşı azınlıklar, komşular ya da ittifaklar üzerinden kurulan baskı politikaları birer birer etkisini yitiriyor. Gürültü artıyor olabilir; ki artmıyor, ancak etki azalıyor. Ve bu denklem değişmediği sürece, sesi çok çıkan her başlığın sonunda manevra alanı daralan taraf, yine aynı aktörler olacak.

Türkler, Kürtler, Zazalar, Araplar, Lazlar, Çerkesler, Gürcüler, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Asuriler, Keldaniler, Yahudiler, Tatarlar, Nogaylar, Çeçenler, Avarlar, Lezgiler, Hemşinliler, Uygular, Ahıskalılar, Romanlar… Hilal ve yıldızın altında, Türkiye’nin gölgesinde çok güzeliz. O gölgenin ötesi beşeri cehennem. Fark edenlere ne mutlu, edemeyenlere ne olduğunu hepiniz izliyorsunuz.

İçeriği sosyal medya hesaplarınızda paylaşabilirsiniz:
Etiketlendi:
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm Yorumlara Bak
0
Yorumlarınız bizim için değerlix