Oryantalist Miras Türkler İçin Direniyor

Avrupalılar zihinlerindeki Türk’ten vazgeçmiyorlar, vazgeçmeyecekler!

Türkler; Arap, Arapça konuşuyorlar, erkekleri 10 kadınla evlil, hala deveye biniyorlar, kerpiç evlerde yaşıyorlar, en batısından doğusuna her yer palmiye ağaçlarıyla kaplı, fotoğraflarda renk paleti altın sarısı…

19. yüzyılın oryantalist kalıplarının hala ne kadar canlı olduğunu bugün açıkça görebiliyoruz; gerek sosyal medyada gerek seyahatler sırasında karşılaşılan Batılıların “Ne kadar güzel İngilizce konuşuyorsunuz” gibi ifadeleri, Doğu’yu tek tip, geri kalmış ve egzotik gören zihniyetin modern bir yansımasıdır.

Bu noktada sıkça dile getirilen bir argüman var: “Türkiye kendini anlatamıyor.” Oysa bu açıklama, sorunu fazlasıyla yüzeysel ele alıyor. Türkiye, NATO üyesi, küresel diplomasi süreçlerinde aktif rol oynayan, bölgesel krizlerde arabuluculuk yapabilen bir ülke. Uluslararası organizasyonlarda, akademide, savunma sanayiinde ve kültürel üretimde ciddi bir görünürlüğe sahip. Yani mesele sadece “tanıtım eksikliği” değil; mesele, karşı tarafın görmek istemediğini görmemesi.

Avrupa merkezli bakış açısı, tarihsel olarak kendini dünyanın merkezi olarak konumlandırdı. Bu konumlandırma, diğer toplumları ya “geri kalmış” ya da “egzotik” olarak etiketleme eğilimini beraberinde getirdi. Türkiye gibi hem Doğu’ya hem Batı’ya temas eden, bu kategorilere sığmayan ülkeler ise bu zihinsel çerçeveyi daha da rahatsız ediyor. Çünkü Türkiye, bu basit ikili ayrımı bozan bir örnek teşkil ediyor: modern ama geleneksel, seküler ama dini mirasa sahip, Batılı kurumlarla entegre ama kendi özgün dinamiklerini koruyan bir yapı.

Dolayısıyla sorun, Türkiye’nin kendini anlatamaması değil; Avrupa’nın belirli bir zihinsel konfor alanını terk etmek istememesi. Bu konfor alanı, karmaşık gerçeklikler yerine basit stereotiplerle düşünmeyi mümkün kılıyor. Anadolu’nun çok katmanlı tarihini, modern şehirlerini, üniversitelerini, teknoloji üretimini görmek yerine, zihinde yerleşmiş “Doğu” imajına sarılmak daha kolay geliyor.

Bu algının bilimsel temeline baktığımızda, karşımıza özellikle sosyal psikoloji ve bilişsel bilimlerde incelenen “stereotipleştirme” ve “bilişsel ekonomi” kavramları çıkar. İnsan beyni, karmaşık dünyayı daha hızlı anlamlandırmak için genellemeler yapar. Ancak bu genellemeler, yeterli veriyle güncellenmediğinde kalıcı önyargılara dönüşür. Avrupa’da Türkiye’ye dair bazı algıların hala 19. yüzyıl metinlerine benzer olması, bu bilişsel kalıpların güncellenmemesinden kaynaklanır. Bu, pasif bir cehalet değil; aktif olarak sorgulanmayan bir zihinsel mirastır. Bir de buna lobilerin antitürkizm atakları eklenince işler hepten karışmaktadır.

Etimolojik açıdan bakıldığında da bu zihniyetin kökleri oldukça açıktır. “Oryantalizm” kavramı, Latince oriens (doğu) kelimesinden türemiştir ve başlangıçta sadece coğrafi bir yön belirtirken zamanla kültürel bir hiyerarşiyi ifade etmeye başlamıştır. “Doğu” burada yalnızca bir yön değil, aynı zamanda “geri”, “egzotik” ve “öteki” anlamlarını da yüklenmiştir. Buna karşılık “Occident” yani Batı, Latince occidere (güneşin batması) kökünden gelir, ancak tarihsel süreçte “ilerleme”, “medeniyet” ve “akıl” ile özdeşleştirilmiştir. Bu dilsel dönüşüm, aslında zihinsel bir inşanın da izlerini taşır.

Benzer şekilde “barbar” kelimesinin kökeni de dikkat çekicidir. Antik Yunan’da “barbaros”, Yunanca konuşmayan halkları tanımlamak için kullanılırdı ve onların dili “anlaşılmaz sesler” olarak algılanırdı. Zamanla bu kelime, “medeniyetsiz” anlamını kazanarak kültürel bir üstünlük iddiasının aracı haline geldi. Bugün doğrudan bu kelime kullanılmasa bile, aynı zihinsel çerçevenin daha sofistike versiyonları hala dolaşımdadır.

Türkiye’nin bilimsel, teknolojik ve akademik kapasitesi göz önüne alındığında bu algıların gerçeklikle bağdaşmadığı açıkça görülür. Türkiye, mühendislikten tıbba, savunma sanayiinden sosyal bilimlere kadar geniş bir alanda üretim yapan bir ülkedir. Uluslararası akademik yayınlara katkı sağlayan (Ki tüm İslam alemi ve Türk devletlerinin ürettiği akademik makaleyi Türkiye tek başına üretiyor lakin Harvard’da tek başına Türkiye kadar makale üretiyor…) üniversiteleri, küresel projelerde yer alan araştırmacıları ve bölgesel krizlerde aktif rol oynayan diplomatik kapasitesiyle, “geri kalmışlık” klişesiyle açıklanamayacak bir profil çizer. Bu nedenle sorun, veri eksikliğinden çok verinin nasıl algılandığıyla ilgilidir. Batı’nın algısıyla ilgilidir!

Bu noktada “Türkiye kendini anlatamıyor” argümanı yetersiz kalır. Çünkü mesele yalnızca iletişim değil, alıcının zihinsel filtresidir. Sosyal psikolojide “onaylama yanlılığı” (confirmation bias) olarak bilinen durum, bireylerin mevcut inançlarını destekleyen bilgileri kabul edip, çelişen bilgileri göz ardı etmesine yol açar. Avrupa’da bazı kesimlerin Türkiye’ye dair olumlu ve modern örnekleri görmezden gelmesi, bu mekanizmayla açıklanabilir. Şüphesiz tarihi karşıtlık ve inanç temelleri de bu yanlılığı sert şekilde desteklemektedir.

Sonuç olarak, Türkiye’ye yönelik bu şaşkınlık hali, basit bir yanlış anlaşılma değil; tarihsel, dilsel ve bilişsel süreçlerin birleşiminden doğan bir algı problemidir. Bu problemi yalnızca tanıtım kampanyalarıyla çözmek mümkün değildir. Asıl mesele, Avrupa’nın bir kısmında hala varlığını sürdüren bu indirgemeci zihniyetin dönüşmesidir. Türkiye, bu kalıpları kıran bir örnek olduğu için değil, tam da bu kalıplara sığmadığı için yanlış anlaşılmaya devam etmektedir.

Bu noktada bir parantez de, bu tür önyargılar karşısında sürekli kendini açıklama ihtiyacı hissedenlere açılmalı. Her “Ne kadar iyi İngilizce konuşuyorsunuz” cümlesine karşı mahcup bir savunmaya geçmek, “Biz aslında şöyleyiz, böyleyiz” diyerek kimliğini temize çekmeye çalışmak, sorunun kaynağını tersine çevirir. Mesele, Türk ya da Müslüman bir geçmişe sahip olmanın izah edilmesi gereken bir durum olması değil; bu geçmişi peşinen “geri” varsayan bakışın kendisidir. Kırılıp eğilen bu refleks, farkında olmadan o üstenci çerçeveyi yeniden üretir. Daha sağlıklı olan, özrünü sunan bir dil yerine, kendinden emin ve veriyle konuşan bir duruş sergilemektir; çünkü açıklanması gereken kimlik değil, sorgulanması gereken önyargıdır.

İçeriği sosyal medya hesaplarınızda paylaşabilirsiniz:
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm Yorumlara Bak
0
Yorumlarınız bizim için değerlix