Siyonistler Gibi İslam Düşmanıyım Diyemiyor Türk Kimliğini Kullanıyorlar!

Türk olmak birilerinin emellerini gerçekleştirmesi için bir araç değildir! Biz buna dur deriz.

Öncelikle 3 Mayıs Türkçülük gününüzü kutlarım. Yeniden dünyaya gelsem, ki bunu hep dillendiriyorum, Müslüman ve bir Türk olarak dünyaya gelmek isterdim. Kuşbaşılı pide yerken, ekşi mayalı tuzlu yayık ayranını içerken aldığınız o keyif gibidir Müslüman ve Türk olmak…

Konumuza giriş yapabiliriz. Kendini Müslüman bir Türk olarak konumlandırdığında ilk fark ettiğin şey şudur: Türk kimliği ile İslam arasında kurulan bağ, sonradan eklenmiş yüzeysel ve sığ bir ilişki değil, tarih boyunca şekillenmiş derin bir bütünlüktür. Türklerin İslam’la tanışması sadece bir din değişimi değil; siyasal, kültürel ve medeniyet perspektifinin yeniden inşasıdır. Bu Yüce Yaratıcı’nın bu millete verdiği bir lütuf ve görevdir. İslam öncesi Türklerin yoğrulma şekli, Karahanlılardan Selçuklulara ve oradan Osmanlı’ya uzanan çizgi bunu açıkça gösterir.

Dolayısıyla “İslam’sız Türklük” iddiası, tarihsel bir gerçeklikten çok modern bir kurguya dayanır. Çünkü Türklerin dünya sahnesinde kalıcı ve büyük bir güç haline gelmesi, büyük ölçüde İslam medeniyetiyle kurdukları ilişki sayesinde olmuştur. Bunu birilerinin genleri kabul etmese de bu GÜNEŞ KADAR GERÇEKTİR.

İslam öncesi Türk tarihine vurgu yapmak elbette yanlış değildir. Ancak burada kritik mesele, bu dönemin nasıl sunulduğudur. Eğer bu dönem, bugünün ideolojik tartışmalarına malzeme yapılmak için romantize ediliyorsa, bu artık tarih değil, seçilmiş bir anlatıdır.

İslam öncesi dedeler/akrabalar, farklı inanç sistemlerine sahip, göçebe ve yarı göçebe idiler. Bu toplumların kendine has değerleri vardı; ancak bu değerler bugünkü anlamda sistemli bir medeniyet projesi sunmuyordu. Zaten Türk tarihinin en güçlü devlet organizasyonları, İslam sonrası dönemde ortaya çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu ve onun bakiyesi devletimiz Türkiye Cumhuriyeti bunun delilidir.

“Ne yani sen İslam öncesi Türkler medeniyetsiz mi demek istiyorsun?” Bu soruyu sorma hatasına düşmemeniz lazım ama izah edeyim. “güç” ile “sistemli medeniyet”i birbirine karıştırmamak gerekir. Bu bir küçümseme değil, tarihsel bir olgudur.

İslam sonrası dönemde tablo değişir. Türkler; yerleşik medeniyetle daha güçlü entegrasyon kurdular. Yazılı hukuk, medrese sistemi ve bürokrasi geliştirdiler. Büyük şehirler, mimari eserler ve kalıcı kurumlar inşa ettiler. Devlet sürekliliğini kurumlar üzerinden sağlamlaştırdılar.

Yani burada iddiam “İslam öncesi Türkler zayıftı.” DEĞİL. İddiam şu: İslam sonrası Türkler, askeri gücü kurumsal ve kalıcı bir medeniyet gücüne dönüştürmeyi başardı.

Bugün bazı çevrelerde görülen bir başka eğilim ise, Türk kimliğini İslam’dan arındırarak yeniden inşa etme çabasıdır. Bu çabada çoğu zaman:

– Tarihsel karşılığı zayıf ya da tartışmalı ritüeller ön plana çıkarılır.
– Türk mitolojisinde figürler üretilir. Nasıl olsa “mit”…
– Farklı coğrafyalardan alınmış unsurlar “öz Türk geleneği” gibi sunulur.
– Özendikleri, bilinçaltında kölesi oldukları batı hayatına paralel öğeler üretip “bizde de bu var” denilir.
– Kardeş akraba topluluklar her daim kötüdür, ilkeldir; tarihi düşmanlar ise her daim dosttur ve üstündür şeklinde algıları vardır.
– Tatillerde rota önceliği batıdır.
– Soykırımlar, İslam coğrafyasına yapıldığında “ama” ile başlanılan cümleler kurarlar.

Bundan sonrası zaten siyonistlerle aynı. Sosyal medya bu tiplerle dolup taşmaya başladı…

Bu durum, aslında güçlü bir kimlik üretmekten ziyade, kimlik boşluğunu doldurma çabasıdır. Çünkü sahici bir kimlik, dışlayarak değil, tarihsel sürekliliği kabul ederek kurulur! Amaçları İslam’ı bastırmak mı yoksa bilmeden lobilere hizmet ederek kimliği parçalamak mı? Bilerek de olabilir. Fark etmiyor. Nihayetinde çıkan sonuç düşmanın sevineceği cinsten…

ÖZETLE

İslam’ı Türk kimliğinden ayırmaya çalışan yaklaşım, çoğu zaman bunu açıkça ifade etmek yerine dolaylı yollar kullanıyor. Bu yaklaşım, Türk tarihinin en güçlü ve belirleyici dönemlerini yok sayıyor. Yahu bu kulaklar “Selçuklu daha bir Türk idi, Osmanlı’dan daha çok seviyorum” diyenleri duydu. Selçuklu’da sarayda FARSÇA KONUŞULUYOR. Osmanlı’da saray dili TÜRKÇE. Hani ben bir karşılaştırma yapmıyorum ama sözde “Daha TÜRK” olan arkadaşlar bu gibi çocuksu, sidik yarıştırma minvaliden ata dede devlet karşılaştırması yapıyorlar, bunu da beceremiyorlar…

Türklük bir etnik ve kültürel aidiyetken, İslam bu aidiyetin anlam dünyasını şekillendiren temel unsurdur. Bu ikisini karşı karşıya getirmek, tarihsel gerçekliğe değil, modern ideolojik gerilimlere hizmet eder, bundan nemalanan düşmanın işi kolaylaşır. Türk kimliği, İslam’la birlikte küçülmemiş, aksine tarih sahnesinde en güçlü formuna ulaşmıştır.

At ile it izi aşırı karışmış durumda. Ayırt edici duruş ne geçmişi romantize etmek ne de onu inkar etmektir. Gerçek duruş, tarihsel sürekliliği kabul ederek, kimliğini parçalamadan sahiplenmektir. Bunu başaranlara ne mutlu! Siz de bu durumdan rahatsızsanız, dur deyin, goyim olmayı kabul eden siyonistleri aranızdan dışlayın. Sosyal medyada aşağılayın.

Not: Görsel, Artstation Mustafa Öner.

İçeriği sosyal medya hesaplarınızda paylaşabilirsiniz:
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm Yorumlara Bak
0
Yorumlarınız bizim için değerlix