Kendi olgunluğunda kökleşen dil ile uğraşılmaz. Bazıları hala bunu anlayamadı.
Diller, insanlık tarihinin sessiz ve güçlü tanıklarıdır. Bir toplumun belleği, duygusu, inancı, acısı ve sevinci kelimelere siner. Bu yüzden dil, yalnızca bir iletişim aracı değil kesinlikle yaşayan bir canlıdır. Nefes alır, büyür, değişir, yaşar… Ancak bazı dönemlerde, bu canlıya dışarıdan yapılan müdahaleler onun doğal gelişimini sekteye uğratır.
Tarihin birçok noktasında, iktidarlar dilleri kendi politik çizgilerine göre eğip bükmeye çalışmıştır. “Sadeleştirme”, “modernleştirme” veya “millileştirme” adı altında yürütülen dil politikaları, kimi zaman bir kültürel hafızayı silme aracı haline gelmiştir. Çünkü yeni gelen, eskiyi unutturmak ister.
İlk Maşa Argüman: Yabancı Köken
Kelimelerin kökeni, onları o dile yabancı yapmaz. Zira bir kelime, yüzyıllar içinde halkın ağzında yoğrulmuş, anlamı dönüşmüş ve artık o topluma ait olmuştur. Bu nedenle “dışarıdan geldi” denilerek bir kelimeyi reddetmek, aslında bir kültürel damar kesmektir.
Dil, tıpkı doğadaki canlılar gibi, doğal gelişimini kendi iç dinamikleriyle sürdürmelidir. Toplum yeni kavramlar, icatlar, duygular keşfettikçe dil de genişler; eski kelimeler unutulabilir, yenileri doğabilir. Ama bu değişim, tepeden inme kararnamelerle değil, halkın günlük hayatındaki kullanım biçimleriyle şekillenmelidir. Aksi halde dil, yaşayan bir varlık olmaktan çıkıp laboratuvarda düzenlenmiş bir deneye dönüşür.
Bu Haykırış Köhne Bir Konu Değil
Bugün “dili kurtarmak” ifadesi, bazılarınca nostaljik bir çaba olarak görülse de aslında gelecek kuşakların kültürel kimliğini koruma eylemidir. Çünkü kelimeler, yalnızca seslerden ibaret değildir; her biri bir medeniyetin tanıklığını taşır. “Gönül”, “hikmet”, “vicdan”, “erdem” gibi kelimeler sadece anlam değil, bir düşünme biçimidir. Bunları atmak, düşünce ufkumuzu daraltmakla eşdeğerdir.
Dili kurtarmak demek, onu dondurmak değil; onun doğal gelişimini korumaktır. Farklı kökenlerden gelen kelimeleri reddetmeden, onları doğru anlamda kullanarak yaşatmak gerekir. Çünkü bir dilin gücü, saflığında değil, zenginliğindedir. Zengin diller düşünmeyi zenginleştirir, fakirleştirilen diller ise düşünceyi daraltır.
Bir Örnek
Evladımı bir faaliyete götürdüm. Çocuğu öğretmene teslim ettikten sonra diğer veliler gibi bekleme alanına geçtim. Etkinlik başlayalı baya olmuştu. Geç kalan birkaç aile geldi. Kapı önünde ufaklıkları etkinliğe dahil etsek mi diye aralarında sesli bir konuşuyorlardı. Ben de biraz sessiz olmaları gerektiğini, hocanın insicamı bozulabilir, kapıyı tı… demeye kalmadı adeta böyle bir anı bekliyormuşçasına “İnsicam ne demek?” diye sordu aralarında en yaşlı olan (babaanne yahut annenane). Oysa beni anlaması gereken ilk kişi kendisiydi. Ancak ne yazık ki dilin gelişimine suni dokunuşların olduğu bir dönemde okul sıralarında olduğundan geçtiği tedrisat ona “karşı çıkmalısın” alarmını veriyordu. Durumu idrak ettiğim için “öğretmenin dikkati dağılır, sınıftaki anlatı ahengi bozulur” diye izah ettim. Peşine “Hah şöyle” dedi pir-i fani… Neyi tatmin etmişti bilmiyorum ama omuzları kabardı, doğru bir şey yaptığını sanıyordu.
Neden Bu Örnek Yaşandı?
Yeni iktidarlar neden eskiyi unutturmak ister? Cevap nettir! Meşruiyet. Yeni bir rejim, köklü bir ideoloji ya da radikal bir değişim, toplumu yeniden formatlama ihtiyacı duyar. Bu formatlama, kendinden önceki dönemin zihinsel kodlarını silmekle başlar. Dil, o kodların en güçlü taşıyıcısıdır; çünkü bir kelime (örneğin “hikmet” veya “devran”), sadece bir anlam değil, aynı zamanda geçmiş bir toplumsal düzeni, bir dünya görüşünü ve bir duygusal bağı da çağrıştırır. Eski kelimeler atıldığında, o kelimelerle ifade edilen düşünce biçimi ve tarihi süreklilik de zedelenir. Böylece, yeni gelen otorite, kendi ideolojisinin kusursuz ve doğal başlangıç noktası olduğu algısını yerleştirmeyi hedefler. Dil de bu durumdan nasibini alır. Dil için alınan kararlar yalnızca bir iletişim yenilenmesi değil, aynı zamanda tarihi ve kültürel bir kırılma yaratma politikasıdır.
Türkiye Türkçesi
Türkiye Türkçesi, tarih boyunca birçok kültürle temas ederek biçimlenmiş ve bu etkileşimlerden beslenerek zenginleşmiş bir dildir. Temelinde Oğuz Türkçesi yer alırken, Anadolu’da Arapça ve Farsçadan yoğun biçimde kelimeler almış, aynı zamanda bu topluluklara da önemli aktarımda bulunmuştur. Beylikler döneminde Ceneviz ve Venedik etkisiyle, dilimize belki de hiç karşılığı olmayan denizcilikle alakalı kelimeler girmiştir. İmparatorluğa dönüşen devletimizin artık temas etmediği neredeyse hiçbir yer kalmamıştır; Fransızca, İngilizce ve Rusça kavram ve kelimeler Türkçeye geçmiştir. Öte yandan Türkçe, tarih boyunca kelimeler aldığı zengin dilinden Balkan dillerine, Arapçaya, Farsçaya, Lehçeye, Rusçaya ve hatta İngilizceye kelimeler kazandırmıştır. Bu çok katmanlı etkileşim, Türkiye Türkçesini yalnızca bir iletişim aracı olmaktan çıkarıp, tarih boyunca farklı medeniyetlerin izlerini taşıyan yaşayan bir kültürel sentez haline getirmiştir.
O Halde?
Sonuç olarak, dilin en büyük düşmanı yabancı kelimeler değil; politik hesaplarla yapılan müdahalelerdir. Dili korumanın yolu, onu yasaklarla değil; bilinçle, eğitimle, sevgiyle yaşatmaktır. Unutmamak gerekir ki: dil yaşayan bir canlıdır, onu korumanın en iyi yolu da onu doğal haliyle nefes aldırmaktır.
Yazmayı çok özledim. Ara ara böyle ve farklı yazılarla karşınızda olacağım. YNP kardeşiniz sizlere sabır ve afiyet diler…
Not: Makalenin görselinde yer alan bir Osmanlı İmparatorluğu takvim parçası. Üzerinde 6 farklı dil mevcut.














